banner53

Vergi Sistemi Meşruiyetini Kaybetti!

Devlet egemenlik yetkisinin bir sonucu olarak kamu hizmetlerinin finansmanı için vergilendirme yetkisine dayanarak vergi alır. Devletin vergilendirme yetkisi, ülkesi ve vatandaşları üzerindeki egemenliğine dayanarak sahip olduğu hukuki ve fiili güçtür. Devletin “hukuki ve fiili gücü”nün esası bir taraftan kamu yararına, öbür taraftan da vergi ödeyenlerin gönüllülüğüne dayanır. Buna vergilendirmenin meşruiyeti denir.

Vergi Sistemi Meşruiyetini Kaybetti!

Beykent Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. İlhami Söyler'in Dünya Gazetesi'ndeki Yazısı...

Vergi meşruiyeti nedir?

Devlet egemenlik yetkisinin bir sonucu olarak kamu hizmetlerinin finansmanı için vergilendirme yetkisine dayanarak vergi alır. Devletin vergilendirme yetkisi, ülkesi ve vatandaşları üzerindeki egemenliğine dayanarak sahip olduğu hukuki ve fiili güçtür.

Devletin “hukuki ve fiili gücü”nün esası bir taraftan kamu yararına, öbür taraftan da vergi ödeyenlerin gönüllülüğüne dayanır. Buna vergilendirmenin meşruiyeti denir.

Bir başka tanımla vergilendirme meşruiyeti, kamu yararı için vergi ödeyenlerin bu yükümlülüklerini rızaen yerine getirmelerini ifade eder. Bu kavram bazen “vergiye gönüllü uyum” şeklinde dile getirilir.

Vergilendirme meşruiyetinin temini için bir takım vergilendirme ilkeleri geliştirilmiştir. Optimal (rasyonal) vergileme ilkeleri olarak bilinen bu ilkeler; genellik, adalet, kesinlik, istikrar, verimlilik, tarafsızlık ve uygunluk şeklinde belirmiştir.

Optimal vergilendirme ilkeleri açısından Türk vergi sistemi

Türk vergi sisteminin optimal (rasyonal) vergileme ilkeleri açısından değerlendirildiğinde vergilendirme meşruiyetini büyük ölçüde yitirdiği görülüyor. Bunu doğrulayan tespit, analiz ve yargılar aşağıda belirtilmiştir:

Vergilendirme meşruiyetine genellik ilkesi açısından yaklaşıldığında, genellik ilkesinin “herkesin mali gücüne göre vergi ödemesi”ni ifade ettiği söylenebilir. Buradaki “herkes” ifadesi ödeme gücü olanları kapsamaktadır. Ödeme gücü, gelir elde etme, harcama yapma veya servete sahip olmayı ifade eder.

Ne var ki vergi kanunlarına bakıldığında gereğinden fazla muaflık, istisna, indirim ve teşvik uygulamaları nedeniyle bu ilkeden büyük ölçüde uzaklaşıldığı müşahade edilmektedir. Söz gelimi gelir vergisinde esnaf ve çiftçi muaflığı, serbest bölge ve teknopark kazançları istisnaları ile gemi işletmeciliği ve özel okul kazancı istisnaları gibi.

Keza kurumlar vergisinde; Milli Piyango, Özelleştirme İdaresi, TOKİ ve kooperatif muaflıkları, iştirak kazançları, özel okul işletmeciliği kazançları, yurtdışı müteahhitlik kazançları istisnaları bulunuyor. Katma değer vergisinde ihracat, ithalat, transit taşımacılık ve ulaşım araçları istisnaları mevcuttur. Diğer vergi kanunlarında da benzer muaflık ve istisnalar vardır.

Vergi teorisinde devletin bu uygulamalar nedeniyle tahsilinden vazgeçtiği vergi tutarlarına “vergi harcamaları” denilmektedir. 2020 yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu ile tahsilinden vazgeçilmesi öngörülen vergi harcaması tutarı 195.6 milyar liradır. Söz konusu kanunda öngörülen bütçe açığı tutarı ise 139 milyar liradır. Şayet vergi harcamaları olmasaydı, 2020 yılı merkezi yönetim bütçesi 56.6 milyar lira fazla verecekti. Söz konusu muaflık, istisna ve benzeri uygulamalar adalet ilkesini de zedelemekte, ayrıca kayıt dışı ekonomiye yol açmaktadır.

Vergilendirme meşruiyetine adalet (eşitlik) ilkesi açısından bakıldığında, bu ilkenin herkesin mali gücü oranında vergi ödemesini ifade ettiği söylenebilir. Ne var ki Türk vergi sisteminde bu ilkenin öteden beri ihmal edildiği görülüyor. Zira Türk vergi sisteminde tahsil edilen vergilerin yapısına bakıldığında büyük ölçüde dolaylı vergilere dayandığı anlaşılmaktadır. AB ülkeleri ortalamasında dolaylı vergilerin payı yüzde 35 civarında iken, ülkemizde bu oran yüzde 70’e varmaktadır. Böylesine adaletsiz bir vergi sisteminde vergilendirme meşruiyetinden bahsetmek olanaksızdır.

Vergilendirme meşruiyeti kesinlik (belirlilik) ilkesi açısından sorgulandığında bu ilke, mükellefin ödemesi gereken vergiyi önceden bilmesini, vergilemenin öngörülebilir kesinlikte ve açıklıkta olmasını ifade etmektedir. Kesinlik ilkesi, hukuk terminolojisindeki “hukuk güvenliği” ilkesinin vergisel alana uyarlanmış bir görünümüdür. Ne var ki vergi mevzuatının çok karışık ve dağınık yapıda olması, adeta bir “mevzuat yığını” görünümü vermektedir.

Ülkemizde sayısı yirmiyi geçen vergi kanunu yanında kararlar, yönetmelikler, genel tebliğler ve diğer düzenlemeler son derece karmaşık bir mevzuat yığınına dönüşmüştür. Bunun yanında, başta vergi dairesi çalışanları ve inceleme elemanları, vergi yargı organlarında çalışanlar, yeminli mali müşavir ve serbest muhasebeci mali müşavirler, bilirkişiler ile avukatların oluşturduğu devasa bir “meslek ordusu” ortaya çıkmıştır.

Son dönemde çıkarılan vergi kanunları mevcut vergilerle konu itibariyle çakışmakta ve mükerrer vergileme gündeme gelmektedir. Söz gelimi yürürlüğe konulan değerli konut vergisi, emlak (bina) vergisinin matrahı üzerinden, konaklama vergisi de KDV matrahı üzerinden tahsil edilen aynı karakterli vergilerdir. Bunun yanında bazı vergiler torba kanunlara konulan hükümlerle geriye doğru yürütülerek vergilemede kesinlik ilkesi ve buna paralel olarak da vergilendirme meşruiyeti göz ardı edilmektedir.

Vergilendirme meşruiyetine, istikrar (devamlılık) ilkesi noktasında temas edildiğinde, bu ilkenin vergi mevzuatının sık sık ve gelişigüzel değişikliğe uğratılmamasını ifade ettiği söylenebilir. Ancak son yıllarda özellikle “torba kanun” denilen, anlık ihtiyaçlara göre hazırlanan, yeterince müzakere edilmeden TBMM komisyonlarından ve gece yarısında genel kuruldan apar topar geçirilen deyim yerindeyse ucube kanunlar bu ilkeyi ortadan kaldırmaktadır.

Torba kanunlarla getirilen hükümler, vergi kanunlarının ruhunu ve sistematiğini bozmakta, asıl maddeler yerini geçici maddelere bırakmaktadır. Sözgelimi Gelir Vergisi Kanunu’nun da asıl madde sayısı (ek maddeler dahil) 107 iken, geçici madde sayısı 91’e ulaşmıştır. Keza KDV Kanunu’nun da asıl madde sayısı 59 iken, geçici madde sayısı 40’a ulaşmıştır.

Her geçici maddenin bir veya birden fazla asıl maddeyi uygulanamaz hale getirdiği ifade edilirse konunun vahameti ortaya çıkar. Torba kanunlarla getirilen af düzenlemeleri, dürüst mükellefleri cezalandırırken, diğerlerini “af kollayan” uyanık mükellef tipine sokmaktadır.

Torba kanunlar adeta mevcut vergi sistemini birkaç yılda bir bypass etmekte, sistemle sağlanamayan vergi hasılatı meşruiyeti tartışmalı torba kanunlarla sağlanmaktadır. Bu kanunlar vergi suç ve cezalarının etkinliğini de ortadan kaldırmakta, vergilendirme meşruiyetini altüst etmektedir.

Vergilendirme meşruiyeti, iktisadilik olarak da bilinen verimlilik ilkesi açısından değerlendirildiğinde bu ilke, mükellefin cebinden çıkan para ile devletin kasasına giren paranın birbirine çok yakın olmasını, yani vergi maliyetinin çok düşük olmasını ifade eder. Vergi terminolojisinde vergi idaresinin katlandığı maliyete açık vergi maliyeti, mükellefin katlandığı maliyete ise gizli vergi maliyeti denir.

Vergi dairelerinin kira, elektrik, aydınlatma ve su giderleri, personel ve kırtasiye giderleri açık vergi maliyetini oluştururken, muhasebe departmanı giderleri, yeminli mali müşavir ve serbest muhasebeci mali müşavir, vergi avukatı ücretleri ve yargılama giderleri gizli vergi maliyetini oluşturur. Son yıllarda vergilemede belirlilik ve istikrar ilkesinden uzaklaşıldığından her iki vergi maliyeti de artmaktadır.

Vergi mevzuatının çok karışık bir hal alması, vergi idaresinin kadrolarını şişirirken, yeminli mali müşavir ve serbest muhasebeci mali müşavir gibi vergi yardımcıları, vergi yargı organlarında çalışan hakim-savcı ve idari personel ile vergi avukatı ve bilirkişilerinden oluşan bir “vergi bürokrasisi” oluşmuştur. Ülkenin üretim gücüne doğrudan bir katkısı olmayan bu bürokrasi kadrolarının bir de fırsat maliyetini hesaba katarsak, vergilendirme meşruiyetinin ne derece sarsıntıya uğradığını kestirmek zor olmayacaktır.

Vergilendirme meşruiyetine tarafsızlık ilkesi açısından yaklaşıldığında, bu ilke vergilemenin birey ve firmaların davranışlarını değiştirmemesini ifade etmektedir. Vergi esas itibariyle devletin mali (fiscal) amaçları için alınır. Ne var ki günümüzde devletler, vergiyi ekonomik ve sosyal hayata müdahale amacıyla da bir araç olarak kullanmaktadır.

Bu durum ise vergi ödeyenlerin çalışma, üretim, tüketim, tasarruf ve yatırım kararlarını etkilemektedir. Bu çerçevede çok sayıda verginin yürürlükte bulunması, vergi oranlarının yüksekliği; vergiden kaçınmayı ve vergi kaçırmayı teşvik etmekte, muaflık ve istisna uygulamaları onlar için sığınılacak bir liman haline gelmektedir.

Yakın bir tarihte gerçekleştirilen bir anket çalışmasında mükelleflerin yüzde 27’si vergi sisteminin “mesleki faaliyetlerini olumsuz etkilediğini, bu yüzden az vergili veya vergisiz alanlara yöneldiğini” ifade etmişlerdir.⃰ Bu etkiye vergi teorisinde “verginin karar veya beyan etkisi” denir.

Ankete katılanların sadece yüzde 16’sı verginin mesleki faaliyetlerini etkilemediğini ifade etmiştir. Bu durum vergilemede tarafsızlık ilkesinin zedelendiğini ve vergilendirme meşruiyetinin tartışmaya açık olduğunu göstermektedir.

Vergilendirme meşruiyetine uygunluk ilkesi açısından bakıldığında bu ilke, verginin mükellefçe en uygun zamanda, yerde ve şartlarda ödenmesini ifade eder. Uygunluk ilkesi vergiye gönüllü uyum için önem taşımaktadır. Uygunluk ilkesi vergi idaresi açısından da vergiyi doğuran olay ile verginin tahsilatı arasındaki mesafenin olabildiğince kısa olmasını da öngörür.

Özellikle enflasyonun yüksek olduğu dönemlerde bu mesafenin uzun olması toplanan vergilerin reel değerini düşürmektedir. Buna vergi teorisinde “Olivera-Tanzi Etkisi” denilmektedir. Vergilemede bu etkinin bertaraf edilmesi için peşin vergi, geçici vergi, kaynakta kesinti gibi formüller uygulanmaktadır.

Konuya ülkemiz özelinde bakıldığında, ücretler ve menkul kıymet ürünleri (kâr, faiz) kaynakta kesinti yoluyla vergilendirilmekte, ticari ve mesleki kazanç sahiplerinden de yılda dört kez geçici vergi alınmaktadır. Bunun dışında kalan gelir unsurlarının vergisi, vergiyi doğuran olaydan en az 2 ay en fazla 19 ay sonra tahsil edilmekte.

Söz konusu uygulama vergilerin reel değerini önemli ölçüde düşürmekte, devleti borçlanmaya zorlamaktadır. Bunun önlemesi için geçici vergi uygulamalarının üçer aylık döneme indirgenmesi ve kaynakta kesinti yönteminin yaygınlaştırılması elzem bulunmaktadır.

Son Söz

Türk vergi sistemi, vergilendirme meşruiyetinin göstergeleri olan optimal (rasyonal) vergileme ilkeleri açısından değerlendirildiğinde; vergi kanunlarında yer alan çok sayıda muaflık, istisna, indirim ve teşvik hükümlerinin genellik ilkesini ortadan kaldırdığı, vergilendirmenin büyük ölçüde dolaylı vergilere dayandırılmasının adalet ilkesini bertaraf ettiği, vergilendirmedeki karmaşık mevzuat yapısının kesinlik ilkesini yok ettiği, özellikle “torba kanun” uygulamalarının sistemi bypass ederek istikrar ilkesini baltaladığı, vergi maliyetlerinin yüksekliği nedeniyle iktisadilik ilkesinin sarsıntıya uğradığı, vergilendirmenin mükellef davranışlarını etkilemesi yüzünden tarafsızlık ilkesinin yerleşemediği, nihayet vergiyi doğuran olay ile vergilerin tahsili arasındaki mesafenin uzunluğu nedeniyle uygunluk ilkesinin ihlal edildiği tespit edildiğinden, Türk vergi sisteminin meşruiyetini kaybettiği neticesine ulaşılmaktadır.

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER